|
Ölümsüzlüğe Giden Yol
Bingöl
Aldık kalemi ele, düştük yola. Döne dolaşa geldik
Bingöl'e. Sorduk, soruşturduk dinlediklerimizi bir bir size anlatalım diye. Öyle çok efsane
dinledik ki Bingöl'de, bir değil, bin tane. İsterseniz önce adından
başlayalım, birkaçını bu diziye dökelim:
Bingöl'de sıra dağlar, dağların üzerinde de büyüklü
küçüklü sayısız krater gölleri var. Derler ki:
Bir zamanlar, Bingöl dağlarında sefere çıkan bir
bölük asker, içecek su bulamaz, karşıdan gelen ikinci bölüğe suları
olup olmadığı sorarlar. Onlar da, karşıdaki dağın ardında bir göl
gördüklerini, oradan su alabileceklerini söyler. Bölük, dağın
tepesine ulaşınca, aşağıda bir değil, pek çok gölün bulunduğunu
görerek, seslenirler:
- Burada bir değil, bin göl var!...
O günden sonra, bu dağlara "Bingöl"
derler.
Efsanelere göre, bu göllerden biri, insanı
ölümsüzlüğe götüren "ab-ı hayat" yani "hayat
suyu" dur. Ama bu hangi göldür, bilinmez. Yıllar yılı aranır,
durur, bulunmaz.
Bir zamanlar, bu dağlarda avlanan bir avcı, bir
keklik avlar. Kanlı kekliği buradaki göllerden birinde yıkar, tüylerini
yolar, torbasına atarak köyüne döner. Evine geldiği zaman torbayı
açar, açmasıyla keklik "Pırrr."
Diye uçar, gider. O zamanla anlar ki kekliği yıkadığı göl,
"'b-ı hayat" tır. Koşar dağlara. Şu göl senin, bu göl
benim arar da arar, bir türlü bulamaz. O gün bugündür, ararlar da
bulamazlar 'b-ı hayat gölünü. Yılda bir kez "Hızır
Peygamber" in, "'b-ı hayat" gölünde yıkandığı, abdest tazelediği söylenir. Ama ne zaman, hangi
gölde bunu kimse bilemez. Bilinmemesi için de, Tanrı bir değil, bin
göl yaratmış burada, derler.
Evliya Çelebi, gezileri sırasında, Bingöl'e de
uğrar, bir çok gölleri, adlarıyla defterine yazar. Bu göllerden
bazılarının suyunu içen hastaların iyileştiğini söyleyerek der ki:
- İçlerinde Harem gölü dirler
bir göl vardır. Burada yıkanan avretler semiz ve iri olurlar.
Doğururken asla acı çekmezler. Er gölü vardır, şekerden lezizdir.
Ballı göl vardır, sabah vakti kenarında kudret helvası bulunur. Salbaş gölü vardır, birkaç kere içenin başı
sallanır. Kerkis gölü vardır, bu gölden
bir adam içse, ak sakallı pîr olur. Şor
gölünden yeter miktar su alınsa, yemeğe konsa, 'l' leziz olur.
Bundan gayri göller, 'b-ı hayat'tan nişan verir. Tatlı sular olup,
esvap yıkanırken sabuna lüzum kalmaz. Amma, 'b-ı hayat gölünü kimse
bilmez...
Köroğlu'nun da bir gün, yolunun buralara düştüğü, Kıratının bu
sulardan içtiği söylenir.
Hatta bir kez, Köroğlu,
'b-ı hayat'ı bulmuş, tam içeceği sırada, bir fırtına kopmuş, göl
coşmuş, köpürmüş; Köroğlu avuçladığı bir
köpüğü ağzına götürmüş. Ondan sonra yiğitliği ölümsüz olmuş. Eğer
sudan içseymiş, Hızır gibi o da ölümsüzlüğü ulaşacak, dünya
durdukça yaşayacakmış, derler. Kırat'a gelince o bu dağlarda
yaşarmış, ama kimse göremezmiş...
Bingöl’de Bahar
Bingöl'de "ab-ı hayat" arana dursun, biz
inelim Bingöl'ün, göz alabildiğine yeşil, ünlü yaylalarına.
Gerçekten de Bingöl yaylaları, ilkbaharda bir yer yüzü cennetidir.
Bingöl'de bahar, bir başka bahar. Bingöl baharını yaşayan,
renklerden, çiçeklerden, kokulardan esinlenen nice ozanlar,
Bingöl'ün baharına özlem duyarlar. Bakınız şairimiz Feyzi Halıcı
"Bingöl'de Bahar" şiiriyle bu özlemi nasıl dile getirir:
İstanbul'da köprü üstü
Herkesin bir işi vardır.
Uzakta, çok uzaklarda
Şimdi Bingöl'de bahardır.
Mavi mavi aynalardır.
Günüm, güneşim, hasretim,
Suya belendi kasvetim
Şimdi Bingöl'de bahardır.
Saadet yakında değil,
Dağlarda bir avuç kardır.
Nerde renkli kalemlerim?
Şimdi Bingöl'de bahardır.
Y'r, pul pul durdu içime,
Cemre düşürdü içime,
Kimseler farkında değil,
Şimdi Bingöl'de bahardır.
Gayri zamanın seyridir,
Benim derdim apayrıdır .
Kulağımda o türkü hep
Şimdi Bingöl'de bahardır.
Kavalın Öyküsü
Bingöl yaylalarının geniş otlaklarında, adım başı
sürülere rastlanır. Her sürünün başında bir çoban, her çobanın
elinde bir kaval vardır. Her kavaldan bir ses dökülür. Yanık yanık, uçsuz - bucaksız yaylalara. Bu ses,
gönülden dökülür kavala, umutsuz bir aşkın yürek yürek içli nağmeleridir. Bir de efsanesi vardır
çoban kavalının, bunu söyleşir herkes Bingöl yaylalarında.
Anadan öksüz, babadan yetim, kimsesiz, şıvgın
vücutlu, yağız benizli bir genç, çoban olmuş, katmış sürüsünü
önüne, inmiş Bingöl yaylalarına. Derken koyunlar kuzulamış, kuzular
meleşmiş, çoban hayatından memnun, yaşantısını sürdürüp giderken,
bir gün Ağa'nın fidan boylu, kömür gözlü kızı, sürüye gelmiş,
birkaç kuzu seçerek götürmüş. İşte ne olduysa o gün olmuş, çobanın
yüreği yerinden oynamış, bağlarında köz köz
ateşler yanmış, bir kara sevda onu yakmış kavurmuş. Ne yapsın, ne
etsin? Derdini kimselere açamaz, açsa kimseler dinlemez. Sustukça
aşkı alevlenmiş, alevlendikçe aşkı dayanılmaz olmuş. Varmış bir
sulağın başına, çevresine bakmış kimsecikler yok, var gücüyle içini
boşaltmış sulara:
Ekinler harman olsun,
Gönlüme ferman olsun,
Haber verim ağama
Derdimi derman olsun.
İçini dökmüş, sırrını söylemiş ya
çoban, biraz olsun ferahlamış. Derken bu sulakta kamışları çobanlar
kaval yapmışlar. Kavaldan dökülen içli, yanık sesler ağa kızının
sevdasıyla yanıp tutuşan çobanın gönül iniltileriymiş.
Bingöl yaylalarının yanık kaval seslerini de geride
bırakarak, eski Çapakçur kasabasının yanında kurulan, şimdiki
Bingöl şehrine geliyoruz. Murat suyuna karışan Göynük çayı buradan
geçer. 24 kilometre güneyde, Genç ilçesiyle Elazığ - Tatvan
demiryoluna bağlanır. 1937 yılında il merkezi olan Bingöl, son
depremden sonra, yeniden kuruluyor. Eskisinden daha güzel, daha
modern...
Söz burada biter, ama Bingöl bitmez. Bingöl,
efsaneleriyle konuşur, türküleriyle konuşur. Bingöl kültüründe öz,
folklorda sözdür.
+
Mehmet Önder - Şehirden Şehire (Efsaneler,
Destanlar, Hikayeler) - Yapı Kredi Bankası - Kültür
Yayınları
|