|
Daha
deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum,
Bu
dağların eskiden aşinasıdır soyum.
Bekçileri
gibiyiz ebenced buraların,
Bu
tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği
gün aynı pınardan doldurup testimizi,
Kırlara
açılırız çıngıraklarımızla.
Okuma
yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni,
Kuzular
bize söyler yılların geçtiğini,
Arzu,
başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde
bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp
dururuz aynı daüssılayı,
Her
adım uyandırır acı bir hatırayı.
Anam
bir yaz gecesi doğurmuş beni burada,
Bu
çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
Şu
karşı ki bayırda verdim kuzuyu kurda,
"Suna"mın
başka köye gelin gittiği akşam,
Gün
biter, sürü yatar ve sararsan bir ayla,
Çoban
hicranlarını basar bağrına yayla.
-Kuru
bir yaprak gibi kalbini eline al,
Diye
hıçkırır kaval:
Bir
çoban parçasısın, olmasan bile koyun,
Daima
eğeceksin başkalarına boyun;
Hülyana
karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda
her aksam batan güneşe karşı
Uçan
kuşları düşün, geçen kervanları an,
Mademki
kara bahtın adını koydu çoban!
Nasıl
yaşadığından, ne içip yediğinden,
Çıngırak
seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı
uzun uzun.
Şehrin
uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir
duyabildiği taze bir heyecanla,
Karıştım
o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl
yaylalarının mavi dumanlarına,
Gönlümü
yayla yaptım Bingöl çobanlarına.
|